3 Eylül 2008 Çarşamba

Murat Belge'ye Sorular

Murat Belge'nin "“Dur bakalým” ideolojisi" baþlýklý bir yazýsý yayýmlandý Taraf gazetesinin 16 Aðustos tarihli sayýsýnda. Belge yazýsýna "Seksenlerde, 12 Eylül kâbusunun her yerde hissedildiði günlerdeydik." diye baþlýyor. Sonra bir panelde birarada olduðu Necdet Uður'un merkeziyetçi görüþlerini terk edip, yerelleþmenin gereðini savunmaya baþladýðýný söylüyor. Uður'un jandarmanýn laðvedilmesi gerektiðini söylemesinin önemi üzerinde duruyor. Uður, bu gerekliliði jandarmanýn korumakla yükümlü olduðu insanlardan daha cahil olmasýna baðlýyor(muþ). Ama Uður'un görüþleri dikkate alýnmamýþ. Ardýndan Belge þunlarý yazýyor. "Nereden, niçin hatýrladým Necdet Uður’un bu düþüncelerini? Þunun için: ne kadar “kararlý muhafazakâr” bir toplumda yaþadýðýmýza bir örnek teþkil ediyor.
Necdet Uður bu ülkede sorumlu mevkilerde bulunmuþ biridir; ayný zamanda, düþünce üreten biridir. Bu ikisini biraraya getirebilen ender kiþilerden biri olarak, bu konuda “þöyle olmalý, böyle olmalý” diye bir proje üretiyorsa, bu memlekette biri bunlarý ciddiye almalý –diye düþünürüm hep. Ama bu hiçbir zaman gerçekleþmez. Konunun bir önemli yaný bu: Türkiye’nin paraya, petrole, uçak gemisine veya füzeye ve buna benzer bir þeylere ihtiyacý vardýr; fikre ihtiyacý yoktur.
Örneðin Özal gibi kuraldýþý bir adam ortaya çýkmasa, bugün de “Türk parasýný koruma kanunu”muz olacaktý –ceza kanununu “yeniler ve modernleþtirirken” içine “Türklüðü” koruyan bir madde eklemeyi akýl ettiðimiz gibi.
Yani, bu “fikirsiz yaþama” düsturu, muhafazakârlýkla içiçedir."
Belge yazýsýna muhafazakarlýðýn doðasýný anlatarak devam ediyor. "Dur bakalým"cýlýk nedeniyle on yýl önce çözülebilecek sorunlarýn artýk çözülemez hale geldiðini söylüyor. Bu arada dünyada bir sürü deðiþiklik olmuþtur halbuki, mesela Irak altüst olmuþtur. Irak kendi kendine mi altüst oldu sorusunu bir kenara býrakalým. Cümlenin kuruluþu özneyi gizliyor ama asýl takýldýðým o deðil. Ne de merkeziyetçilik, yerellik tartýþmasý.
Ben þu çýkarsamalara dayanarak bazý sorular sormak istiyorum:
1. 12 Eylül kabus gibi korkunçtu.
2. Sorumlu mevkilerde bulunmuþ ve ayný zamanda fikir üreten az insan vardýr. Necdet Uður böyle biridir.
3. Turgut Özal da hem sorumlu mevkilerde bulunmuþ, hem fikir üretmiþ, hem de bunlarý hayata geçirmiþ ender kiþilerden biridir. Ortaya çýkmýþ ve Türk parasýný konvertibýl yapmýþ, "Türk Parasýný koruma kanunu"nu iptal etmiþtir.
4. Özal'ýn bu tutumu muhafazakarlýk karþýtlýðýna bir örnektir.

Üçüncüsü dýþýnda, bu çýkarýmlara pek itiraz edilebileceðini sanmýyorum. Üçüncü çýkarým yanlýþsa, bu yazýnýn devamý anlamsýzdýr. Eðer Belge baþka þeyler kastettiyse, ne kastettiðini daha açmasýný yoksa sorularýmý cevaplamasýný rica edeceðim.
Vikipediye göre Özal'ýn biyografisinden bir kesit þöyle: "43. Hükümet döneminde Baþbakanlýk Müsteþarlýðý ile DPT Müsteþar vekilliði görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararlarý'nýn mimarý olarak görev yaptý. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikalarý devam ettirmek amacýyla Bülend Ulusu Hükümeti'nde ekonomiden sorumlu Baþbakan yardýmcýlýðý görevine getirilir. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yýlýnda istifa etti."
Sayýn Belge'ye sorularým þöyle:
1. Özal'ýn 12 Eylül'le görülebileceði üzere çok yakýn iliþkisi var. Darbeden sonra Özal'ýn kariyerinde ciddi bir sýçrama oluyor. Müsteþarlýktan, ekonomiden sorumlu baþbakan yardýmcýlýðýna yükseliyor. Zaten 24 Ocak kararlarýnýn mimarý olarak darbenin arkasýnda bulunuyor. Cunta mý Özal'ýn (ve temsil ettiklerinin) kararlarýna hizmet ediyor, yoksa Özal mý cuntaya tartýþýlýr. Bence ikisi de doðru ve birbirinden korkunçlar. Özal'ýn o kabus gibi dönemin, o karanlýðýn yüreðinde yer aldýðý bir gerçek. Onu geçmiþimizin darbecileri arasýnda saymamak için hiçbir neden var mý?
2. Hem demokrat olup, hem darbecilere sahip çýkmak mümkün müdür?
3. Turgut Özal'ýn mimarý olduðu ve Ecevit'in "bu Latin Amerika modelidir, demokrasiyle uygulanamaz" diye nitelendirdiði 24 Ocak kararlarý ile 12 Eylül arasýndaki iliþkiye nasýl bakýyorsunuz? Bir alaka görüyor musunuz, yoksa birbirinden baðýmsýz þeyler olarak mý deðerlendiriyorsunuz?
4. Turgut Özal nasýl ortaya çýkmýþtýr? Türk parasýný konvertible yapmasýyla Dünya Bankasý ve IMF reçeteleri arasýnda bir iliþki var mýdýr? Bunlar Özal'ýn özgün fikirleri midir yoksa IMF ve Dünya Bankasý'nýn standart deregülasyon politikalarýnýn parçalarýndan mýdýr?
5. Siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizm (Friedmancýlýk) arasýnda bir bað var mýdýr?
6. Necdet Uður'un jandarmanýn laðvedilmesine iliþkin fikirlerini hayata geçirebilecek konumdaki insanlarýn baþýnda Turgut Özal vardý. Sýrasýyla baþbakan yardýmcýsý, baþbakan ve cumhurbaþkaný olarak. Yazý, Uður'u dinlemeyen Özal'ýn muhafazakarlýðýný mý eleþtirmektedir? Eðer öyle deðilse Uður'u dinlememekle eleþtirilen kimdir?
7. "Anayasayý bir kere delmekle bir þey olmaz", "Benim memurum iþini bilir" gibi sözleriyle hukuk tanýmazlýðýný kanýtlayan Özal'a kuraldýþý derken, bu yanýný mý konu etmektesiniz?
Özal'la ilgili bu tartýþmaya girmemin kiþisel bir yaný da var. O baþbakan yardýmcýsýyken tutuklanmýþ ve yargýlanmýþtým. Suçum cunta'ya cunta demekti. Cuntaya cunta demek "devletin manevi þahsiyetine hakaret" sayýlýyordu 159. maddeye göre. Özal baþbakan iken ise aldýðým cezayý çekmek üzere hapisteydim. Yani, Belge'nin yazýsýnda eleþtirdiði "Türklüðü koruyan madde" benzeri bir maddeden yargýlanýp, hüküm giydim.
Murat Belge'yle ise yollarým çeþitli yerlerde kesiþti. 1986'da Yeni Gündem'de, 1987-90 arasýnda AnaBritannica'da... Böyle tartýþmalara girmeyi sevmediðini biliyorum ama yine de cevap yazmasýný umuyorum.

16 Nisan 2008 Çarşamba

elif'in festivali


istanbul Film Festivali II

İstanbul Film Festivali II

Festival afişi festival meraklılarının 16 gün boyunca yaşadıkları süreci hiç bu kadar iyi betimlememişti. Afişte, film şeritleriyle sarılmış bir mumya var. Film şeritlerini bir koza olarak görmek de mümkün. Mumyalamak korumaktır. Festivalin de böyle bir etkisi var: 16 gün boyunca festival meraklıları dış dünyanın yıpratıcı etkilerinden korunurlar. Hiçbir şey o gün hangi filme gidileceği kadar önemli değildir. Diğer her şey 16 günlüğüne askıya alınır, ertelenir. Tıp literatüründe post-İstanbul Film Festivali-depresyonu* olarak tarif edilen durum ertelenen şeylerin festival sonrası kişinin üstüne üşüşmesinden ve “o korunmalı dönemin” bitişinin neden olduğu melankoli ve yalnızlık duygusundan kaynaklanır.
Bu film şeridine sarmalanmışlığı bir koza olarak da görebiliriz demiştim. Koza da mumyalanmak gibi dışarıyla ilişkiyi keser, dışarıya karşı korur. Ama içerde önemli bir değişim yaşanmaktadır. Kimi faniler bu kozadan belki biraz daha bilge ama depressif olarak çıksa da kimileri de uçmaya hazır bir kelebeğe dönüşmüş olarak çıkar. Bugün uluslar arası başarılara imza atmış bütün 40 yaş kuşağı yönetmenlerimizin İstanbul Film Festivali’ni birincil müsebbip olarak göstermeleri boşuna değildir. Onlar festivalin kozası içinde büyüyüp serpilmiş, kelebeğe dönüşmüşlerdir.
Bu koza bizi şu ya da bu şekilde ileride de koruyacak ama nerede ve nasıl, bunu şu anda söyleyebilmek güç. Festivalle ilgili ilk yazımın üzerinden birkaç gün geçmemişti ki, Beyoğlu Sinemasından bir basın bildirisi geldi. Bildiriyi kaleme alan Beyoğlu Sineması’nın ortakları artık dayanamayacaklarını ve bu temmuzda kapanmak zorunda olduklarını söylüyorlardı. Sırada Emek ve Alkazar’ın da olduğunu ekliyorlardı. Alkazar bir kamu kurumunun eline geçecek. Umarız ki yenilenecek ve alternatif zevklere hitap eden sanat filmleri göstermeye devam edecek. Ama böyle olmasını beklemek için fazla bir nedenimiz de yok. Bekleyip, göreceğiz. Sinepop zaten çatlak sütunlarıyla yabancı konukları ağırlayabileceğimiz bir mekan değil. Biz Türklerin hayatı değersiz olduğundan orada film seyretmeye layık görülüyoruz hala ama bir yabancıyı oraya sokamayız. Yani festival için düşünülemezdi, bu haliyle kalırsa ilerde de düşünülemez. Emek’in başına ne geleceği belli değil ama aynı kalmayacağı, çok yakında bir değişime uğrayacağı kesin. Fitaş hakkında hem İf sırasında, hem de son yazımda yeterince şey söyledim, tekrara gerek yok. Lale sinemaları kapanalı çok oldu. Geriye çok dar aralıklı koltukları olan Atlas kalıyor. Muhtemelen ülkede düzenlenen festivallerin en kitleseli olan İstanbul Film Festivali nasıl devam edecek bu koşullarda? Birer ikişer kopyayla gösterime giren Avrupa filmleri, bağımsızlar nerede gösterim şansı bulacak? Onları ithal eden küçük bağımsız firmalar ne olacak? Korkarım gelecek şöyle bir şey olacak: Warner; UPI ve Özen’den başka ithalatçı kalmayacak, piyasanın büyük çoğunluğunu Amerikan filmleri ve Recep İvedik tarzı ucuzluklar kaplayacak. Çünkü “Beş Vakit”i ya da “Paranoid Park”ı oynatacak sinema olmayacak. Peki bu filmleri görebileceğimiz festival nerede düzenlenecek? Hangi Beyoğlu sinemalarında seyredeceğiz bu filmleri? Yoksa, insanın içini daraltan bir alış veriş merkezine mi tıkılacağız Antalya’da olduğu gibi?
Festivalde seyrettiğim filmlere gelince. “Fırınların Saati” dört buçuk saate yaklaşan süresiyle, tutkusuyla; tartışma, değiştirme, dönüştürme isteğiyle, tarafgirliğiyle farklı ve iz bırakan bir belgesel oldu. “Sympathy for the Devil”i Godard değil de başka biri çekseydi ve Rolling Stones’a odaklansaydı keşke. Ama grubu zirvesindeyken, yaratım halinde seyretmek önemliydi. “Kırmızı Balon’un Yolculuğu” oyuncularının üstün performanslarıyla, doğal diyaloglarıyla hoş bir deneyimdi. “Bir Sarışın’ın Aşkları” da keyifliydi. “Dr.Plonk” hoş başladı, hoş bitti ama ortalarda bayağı uzun süre çok boş gitti. “Eski Davulcu”nun yönetmeni jeneriğin sonuna “my way is the high way” (yolum otoyoldur) yazmış duyduğuma göre. Yani benim tavrımı merak ediyorsanız “zıt Erenköy” der gibi. Biz onun umurunda değilsek o da benim umurumda değil. “Leopar”ın yönetmeni Visconti’nin Marksist olduğunu duyarız hep ama asıl aşkı işçi sınıfına değil aristokrasiye galiba. Soya çekim olsa gerek. “I’m Not There” ortalarına kadar keyifli gitti ama bir yerden sonra koptum. “Into the Wild” tanrı inancı vazediyordu bana göre ama güzel filmdi yine de. Çok beğenilen “Ulzhan”ı hiç beğenmedim. Bu kadar çok şeyden söz etmeye kalkarsan hiçbir şeyden söz edemezsin.”Mister Lonely”yi keşke 35 milimetre seyredebilseydik, Betamax yerine. Ama Korine ilginç bulduğum bir yönetmen, bu da bence kalburüstü filmlerdendi. “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin restore edilmesi ise Dünya sinemasına çok önemli bir hizmetti doğrusu. Bu işe katkısı olan herkesi kutlar, teşekkür ederiz. Festivalin belki de en iyi filmi “Balıklı Bulgur”du şu ana kadar. Sallanan kamerası, susmak bilmeyen kahramanlarıyla içine girmesi zor bir film “Balıklı Bulgur”. Ama insan duygularını yakalamada daha başarılı olan bir film henüz görmedim galiba. “Alman Sonbaharı”nın Fassbinder’li bölümü de çok iyiydi. “İşte Özgür Dünya”yı ise “AB’ye gireceğiz, insan haklarımız tam ve eksiksiz olacak, muasır medeniyete ulaşacağız” diyen bütün demokrat-liberaller seyretmeli. Loach’la yapılan röportajları da okumalı. Kapitalizm varsa, insanlık ve gerçek anlamda demokrasi yoktur; bu, bu kadar basit. Küçük bir kıza yapılan işkenceleri konu alan “Bir Amerikan Suçu”nu seyrettikten sonra Amerikan’ın şeytani bir ülke olduğunu düşünenlere (yönetmenle film sonrası yapılan söyleşide böyle bir duygu vardı bazı izleyicilerde) Pippa Bacca’ya yapılanları hatırlatmak isterim. Kötülüğü yabancı bir milletle özdeşleştirip kendini temize çıkarmak çok safça bir tutum. Bacca'nın kaybolması birkaç gün önce ünlü tv kanallarından birinde "sırra kadem bastı", "kaybolması çok enteresan" falan gibi sözlerle duyurulmuştu. Sanki kız kocaya kaçmış gibi bir izlenim verilmişti bu tv kanalında. Ortada bir trajedi olduğunu anlamak için cesedin bulunması gerekmiyordu ama haber sanki bir sorun yokmuş havası veriyordu. Yapılan iğrençlik, iğrenç bir şekilde haberleştirilmişti. Eğer ABD büyük şeytansa, 50'lerden beri Küçük Amerika olmak isteyen Türkiye de küçük şeytan, demek isterdim o seyircilere! Çocuk filmleri konusunda ise sözü ilkokul 1. sınıf öğrencisi kızım Elif’e bırakıyorum (ekte).



*(Vietnam Sendromu gibi, bu depresyon türü adını İstanbul Film Festivalinden almışsa da başka bazı festivallerin sonrasında yaşanan ruh halini tanımlamakta da kullanılmaktadır)

istanbul film festivali 1

İstanbul Film Festivali I

Daha İstanbul film festivali başlayalı sadece 2 gün oldu ve ben şimdiden kendimi tatile çıkmaya hazır derecede yorgun hissediyorum. Sadece 7 film gördüm, öyle bazıları gibi 10-11 tane de değil ama yine de zaten kuruluktan muzdarip gözlerim perişan oldu bile.
Bu sene Aksanat’ta şahane bir basın odamız var. Geçen sene Yeni Melek’teki karanlık mekanla kıyaslanmayacak kadar lüks. Film aralarında gerçekten bir araya gelip sohbet edebileceğimiz bir yer. Kendi adıma çok memnunum. Program da çok iyi. Ama ne bu festivalin ne de başka bir festivalin üzerinden gelemeyeceği sorunlar var. İf’in açılış gecesinde “Lars Sevince”de yaşanan durumdan söz etmiştim. Ne kadraj tutturulabilmişti, ne de makinist susturulabilmiş. Hani klasik “makinist uyuma!” nidası vardır ya; onu mu söylesek yoksa “makinist uyu!” diye mi bağırsak bilememiştik. İf sırasında yaşadığımız bu kötü deneyimin birebir aynısını festivaldeki ikinci seansımızda yine aynı salonda yani Fitaş’ta yaşadık. Aynı hamam aynı tastı kısacası. Milos Forman’ın kısa iki filminin gösterimi yine kadraj sorunuyla başladı. Perdede kafalar görülmüyordu. Benim ve ardımdan Atilla Dorsay’ın uyarıları sonucu kafaları görmeye başladık ama bu sefer de film alttan kesildi. Ama asıl acayibi, başlangıçta sinema görevlisinin Forman’ın filmi böyle çektiğini iddia etmesiydi. Yani kafaları kadraja almadan! Tipik Türk tepkisi diye bir şey varsa böyledir işte. Hiçbir şekilde sorumluluk üstlenmeyecek, mümkünse karşındakini suçlayacaksın.
Sevgili meslektaşım Kemal Yılmaz bunları Radikal’deki köşesinde anlattı gerçi ama Yılmaz eski tüfektir ve iflah olmaz bir şekilde emekçiden yanadır. Tabii, çok takdir ediyorum bu özelliğini ama makinisti, oradan oraya koşturmak zorunda kalıyor diye sahiplenmesi gerçeği yansıtmıyordu çünkü makinist film boyunca makine dairesinde birileriyle yüksek sesle sohbet etti! Filmin kadrajının tutturulamaması ise filmin çekim oranlarına uygun lensin olmamasındandı. Makinist de, biz uyarana kadar, belden aşağısını göstermeyi, kafaları göstermeye tercih etmişti.
Bunlar festivalleri aşan sorunlar: Sinema salonlarını yönetenlerin sinema ve halkla ilişkiler kültürünün olmaması karşısında ne yapacaksınız? Ama bir de salonların eksik donanımlı ve dökülüyor olması var. Mesela lens yoktu Fitaş’ta, Atlas 3’te ise eski bir ampulün soluk ışığında seyrettik “I’m Not There”i. Ya da bana öyle geldi, belki de yönetmen öyle çekmiştir!
Beyoğlu Belediye Başkanı Demircan’ın Beyoğlu’nun bir sinema merkezi olarak varlığını sürdürmesine önem verdiğini biliyoruz. Yeşilçam ödülleri verilen bu önemin bir göstergesi. Ama ortada doğru düzgün sinema salonu olmazsa, tören düzenlemeye uygun niteliklere sahip tek sinema salonu olan Emek’in de geleceği belirsizse Yeşilçam nostaljik bir kavram olarak kalacak demektir. Yeşilçam yani Beyoğlu’nun sinema salonlarının iyileştirilmesi ve korunması gerekiyor. Bunu devlet ya da belediye niye yapmasın? Bu sinemalar görünen o ki, alışveriş merkezi sinemalarının gerisinde kaldılar. Yardıma ihtiyaçları var. Yeşilçam ödülü için para bulunulabiliyorsa, Yeşilçam’ın kendisi için de bulunabilir herhalde. Devlet bulamıyorsa, Yeşilçam ödüllerinde kendilerine oy kullandırılan iş adamları ellerini ceplerine sokup, oy kullanabilmelerini haklı çıkaracak, sinemaya ilgilerini kanıtlayacak bir eylemde bulunsunlar.
Filmler başka bir yazıya kaldı. Şimdi filme yetişmem lazım.